BİN DOKUZ YÜZ ONDÖRT DÖNEMİ (*)

Türk resim sanatı , Batı’da 19. y.y ortalarında gelişmeye başlayan anlayış ve tekniğe uygun olarak 1914’te yeni bir tekniğe bürünerek ve çağdaş eğilimlere doğru yol alacaktır. Avrupa’yı sarsan I. Dünya Savaşının etkisiyle Batıda bulunan genç ressamlarımızın yurda dönüşü ile bu süreç başlamış olacaktı.

Avrupa’da etkisini gösteren empresyonist etki ile yoğunlaşan bu genç ressamlar yurda döndüklerinde bu akımın kendilerinde oluşturduğu etkilerle, kendi farklılıklarını da ortaya koyarak yeni bir atılım ve canlılık sağladılar Türk resmi adına. Bu dönem sanatçıları arasında İbrahim ÇALLI, Hikmet ONAT , Nazmi Ziya GÜRAN, Feyhaman DURAN , Avni LİFİJ, Namık İSMAİL gibi sanatçılarımızın yer aldığı 1914 dönemi Türk resmi açısından büyük önem taşır.

Türk empresyonistleri de dediğimiz bu genç ressamlarımızın temelde etkilendikleri empresyonist akım olmasına rağmen kendi aralarındaki belirli teknik, renk, kompozisyon farklılıkları ile birbirlerinden ayrılırlar. Genç ressamlarımızı birbirinden ayıran bu farklılıklara geçmeden önce 1914 dönemi diye adlandırdığımız bu kuşağın, önceki resim anlayışı ile arasındaki belirli farklılıklara kısaca değinmekte yarar var. Bu ressamlarımızın yapıtları ile Şeker Ahmet, Hüseyin Zekai, Osman Hamdi, Süleyman Seyyit gibi eski ustaların yapıtlarını karşılaştırdığımızda aralarında gerek görüş ,duyuş gerek icra edişlerindeki farklılıklar hemen ortaya çıkar.

Osman Hamdi hariç diğer ressamlarımızdan konu olarak , sadece görünüm manzara, natürmort ( cansız değer ) seçmişler işçilikleri oldukça ustaca olmasına rağmen resimlerinde kendilerine ait bir yorum, sezgi görmek olası değildi. Oysa 1914 dönemindeki ressamlarımız artık resme figürü portreyi de alarak, yaptıkları tüm resimlere kendi yorum ve sezgilerini katarak farklı bir boyut kazandırmışlardı. Batı’da aldıkları resim eğitiminin dışına çıkarak, yurda dönüşlerinde özgür çağa daha uygun bir görüş ve sanatsal tutum içerisinde olmuşlardı. Bu genç sanatçılarımız getirdikleri -doğayı tekrar etmekten- ziyade, ona kişisel bir yorum, bir anlam katmak olan yeni anlayışı halka sunmak için 1926’da Galatasaraylılar Yurdu’nda açılan sergileri kullanıyorlardı. Galatasaray Yurdu daha sonra Galatasaray Lisesi olan bu yerde ressamlarımızın yapıtları sergileniyordu. Bu sergiler yılda bir kez yaz aylarında daha çok Ağustos aylarında açılır, orta büyük salonda “Usta” tablolar yandaki sınıflarda da amatör gençlerin bazen de Sanayii-Nefise Mektebi öğrencilerinin çalışmaları sergilenirdi. Giriş olarak “duhuliye” denilen bir ücret alınırdı. Bu sergiler halk ve aydınlar için sabırsızlıkla beklenen önemli bir kültür olayıydı.

1914 döneminin bir diğer adı da Çallı Kuşağı diye bilinmesi bu dönem içinde yer alan İbrahim Çallı’nın büyük başarısıdır. Bu dönem ressamlarımızı incelemeye İbrahim Çallı ile başlayabiliriz.

İbrahim Çallı ( 1882—1960 ) :

Yapmış olduğu düzenleme, figür ve portrelerle giriştiği tüm alanlarda başarılı eserler vermiştir. Lirik , coşkun bir fırça, sağla bir desen, renk uyum ve güzelliği, değişik konuları seçmede cesareti ve hazırlıksız,taslaksız hemen resmin içine girmesi Çallı’nın özelliklerindendi. Yaptığı kadın portrelerindeki desen sağlamlığı renk uyumu, yüzlerdeki ifade etkisi (bkz : Res. 156-161 Lütfiye İzzet portresi – Tefli Kadın ) Çallı’nın portredeki başarısını gösterir.

Çallı, natürmortlarında da yine aynı renk uyumu ve zenginliğini göstermiş bu peyzaj görünümlü resimlerinde de aynı etki ile devam etmiştir.( bkz : La) . Çallı ’nın en ilginç yapıtları ise Beyaz Rus akınıyla İstanbul’a gelen Alexis Gritcheno’nun etkisi ile yapmış olduğu “Mevkiler” dizisi oldu. Çallı bu resimlerinde o güne değin uyguladığı tekniğin dışında bir teknik uygulamıştır. Bu teknik ile grafiğe yakın, şematik deseni ve bu deseni örten az karışımlı renkleri benimsemiş fakat daha sonraları yine aynı tekniğe geri dönmüştür.( bkz : Res. 159-160) Tüm bu alanlarda başarı gösteren Çallı büyük kompozisyon denemelerinde bunu tam anlamı ile başardığı söylenemez. (bkz: Res. 162 “Zeybekler”). Bu resimde grupların yerleştirme ve denkliği, koyu-açık kısımların dağıtılışı, plan düzen gibi ayrıntılarda eksiklik göze çarpar.

İ. Çallı’nın her konudaki denemelerindeki cesaretine karşılık bu dönem sanatçılarından Seyhaman Duran ağırlığını insan yüzünde göstererek portre ressamlığının öncüsü oldu.

Feyhaman Duran [1886—1970) :

Feyhaman Duran, önde gelen kişilerin resimlerini yapmasıyla aile çevrelerine girişi ve her meslekten kişilerle tanışması kolay olacak ve böylece bu ressamlarımıza ilginin artmasını kolaylaştıracaktır. Teknik ve görüş bakımından F. Duran’ın portreleri Çallı’nınkine yakın olmakla beraber modele daha yakın ve derin bir içtenlikle Çallı’dan ayrılırlar. Feyhaman Duran’ın yerim bütünlüğü olduğunu da bu arada belirtilmesi gereken bir özellik. (bkz. Res. 163-164-165-167-168 1915 yılından ölümüne değin insan yüzüne yakından eğilmiş bir Türk portrecisi olarak bilinen F.Duran hak ettiği ünü sağlamış bulundu.

N. Ziya Güran ( 1881—1937 )

Tipik bir empresyonist olarak bu dönem içindeki diğer ressamlarımızdan tekniğe en bağlı kalan olması ile ayrılır. N. Ziya Paul Signad çalışmalarının etkisinde kalarak yolunu çizmiş ne Sanayii-Nefise Mektebi’nin kopyacılığı ne de geleneksel paletin koyu kara ya da kahverengi uyumlarını kabul etmiş. O tamamen doğuya açılarak güneşin parlaklığını tuvale geçirmeye karar vermişti. Temel eğitimini hocalarından aldıktan sonra kendini doğaya atıp seçtiği bu yolu uygulamaya koyuluyordu. Bu teknikle uygulamış olduğu Paris’ten “Carpeaux Çeşmesi” ( bkz: Res. 169) resmi 75x55 cm. Bu resimde soluk bir yaz gününün Paris’e özgü griye yakın özgürce ışıklarını başarı ile yansıtmıştır.

N.Ziya asıl başarısını İstanbul görünümlerinde verecekti. Bu resimlerinde signal’i hatırlatan “benekleme” “noktalama” işçiliği egemen, renkler birbirine karıştırılmadan yan yana ve bakan göz o rengi tamamlamakta. N.Ziya çalışmalarında son derece düşünerek, yapılan işin üstünde durarak, yavaş dikkatli ve titiz bir davranış sergiliyordu. Bunun böyle olması da belki de bu empresyonist akımın gereklerindendi. Çünkü çeşitli plan ve nesneler üzerine vuran güneş ışığı saat başı değişen renk ayarlarını beraberinde getirmesi ressamı zorunlu bir dikkat ve titizliğe yöneltiyordu. N. Ziya da bu oyunun kurallarına iyi uyan bir ressamımızdı. N.Ziya bu disiplinli çalışmaları sonunda mavi-yeşil-morlarda toplanan soğuk, sarı-kırmızı-turuncularda toplanan sıcak renkler klavyesinin sistemli, bilimsel bir ayırım ve toplamın yapıtlarında elde etmiştir. Çapı bakımından en büyük yapıtı olan “Yelkenler” (bkz: Res. 174 ) resminde başrol yine güneşte. Batmakta olan güneşin kızılımsı, yanık ışıkları teknelere vururken, suların mavisi ile tatlı bir ayrılık meydana getiriyor. N.Ziya’nın diğer tüm resimlerinde güneşin etkisini görmek mümkün.( bkz: Res. 170 Kurbağalı Dere-171 Taksim Ney –172 Langa Bostan ) Tüm bu resimlerinde güneşin o anki etkisi hemen seziliyor. Langa Bostanında özellikle öndeki ağaçların koyu gölgesinden sıyrılıp gelen güneşin etkisini duyumsamamak olanaksız.

Böylece N. Ziya empresyonist akıma inanmış bu inançla beraber çalışmalarını devam ettirerek bu yolda gerçekten güzel eserle sunmuş ve Türk resim sanatının tek ve en başarılı empresyonist olma özelliğini kazanmıştır.

Avni Lifij ( 1889—1927)

Önce çalışmaları ile Osman Hamdi’nin dikkati çekmesi ile daha sonra Şehzade Abdülmecit Efendi ile tanıştırılması Lifij’e Paris kapılarını açacaktı. Daha önce belirttiğimiz gibi bu kuşağın ressamlarından her biri kendine has özellikler taşımakta idi. Lifij’in özelliği ise duygu zenginliği, fikirsel çalışmalara düşkünlüğü, edebiyata özellikle şiire sevgisi, entellektüelliğidir. Sanat yapıtının kalp ve kafa sentezi ile oluşacağı inancı Lifij’i diğer ressamlardan ayıran özelliklerdendir. Çok sağlam deseni olduğu yapmış olduğu kroki, çizgi taslakları, siyah-beyaz araştırmaları çalışmalarında ve resimlerinde görünmekle beraber çok da başarılı renk duyarlılığı olduğu gözden kaçmaz Lifij’in eserlerinde. Lifij büyük boyda yapmış olduğu kompozisyon çalışmalarında da ( bkz : Res 176 Savaş—177 Kadıköy Belediyesi Çalışmaları) başarısı görülmektedir. Özellikle “Kadıköy Belediyesi Çalışmaları” resminde figürlerin duruşlarında ve kompozisyonundaki sağlamlık göze çarpar. Lifij’in İstanbul görünümlerindeki resimlerde [ bkz: Resim 173-175-178-181) şiirsel duygunluk resim ile şiir sentezinden oluşan güzellik görünmekte. Portrelerinde de başarısı Mareşal Çakmak ve kendi portresi (Bkz. Res. 180) görünmektedir. Avni Lifij genel olarak yarı yıkık bir duvara, bir cumbaya, beyaz mezar taşları arası yükselen selvi, batan güneşin vurduğu kızıl ışınların , bir eski mahallede çalışan şişman, morluğuna bürünmüş evlerin, mor bir ufukta batan güneşin, turuncu yuvarlaklığının , turuncuya sarılı bulut kümelerinin, bir dam üstünden yükselen tek bir selvinin, yaprakları dönük bir incir ağacının, gamlı sessiz bir İstanbul sonbaharının ressamı da diyebiliriz.Bu Lifij’in şiirsel tutumunu resme aktarmaktan kaynaklanmaktadır.

Hikmet ONAT ( 1882—1977)

İstanbul portrecisi olarak resim tarihimizde yer alan H. Onat aslında deniz subayı olmasına rağmen daha sonra bu mesleğinden istifa ederek Sanayii-Nefise Mektebinde resim çalışmalarına başlamıştı. H. Onat uzun yaşamı boyunca İstanbulun değişik semtlerinin portrecisi olmuştu. Yorumları N. Ziya A. Lifij kadar güçlü olmasa da H. Onat şövalesini diktiği görüntü karşısında, o gününün tümü ve ayrıntıları hemen kapan, tuvale geçiren bir objektif olarak nitelendirebiliriz. H. Onat doğaya bağlı, onun karşısında bitinceye kadar gözü resimlemek istediği görünüme dikili olarak çalışmalarını tamamlardı. Çalışmalarının hemen hemen hepsinde denizi görmek mümkün olan ressamın bu özelliği belki de denizci olmasından kaynaklanıyor olabilir. Mavunalar (bkz: Res. 185 ) ,yelkenliler, balıkçı kayıkları, sandalları resmimize sokan H. Onat’tır. İlk zamanlarda yaptığı çalışmalarda H. Onat’ın daima duygun bir sanatçı olduğu resimlerinde figürü kullandığı tonu da çok güzel bir renk uyum ve tatlılığı ile yaptığını daha sonraları ise figürü resminden çıkararak manzara –peyzaj resmine- döndüğünü farkederiz. Doğaya tamamen kendisini vermesi belki de sanatçının resimlerinde yorum gücünü kısıtlamasına neden olmuştur.

Namık İsmail ( 1890—1935)

Çoğu zaman plastik –biçimsel nitelikte resim anlayışı ve süslemeci karakterdeki dekoratif yönünü biçimsel araştırmalara tercih eden bu dönem ressamlarımızdan N. İsmail’i sağlam desen çizimi, renk ayrımı ve değişik elemanları tuval içine yerleştirmesindeki ustalığı ile kompozisyon ressamı olarak tanıyabiliriz. N. İsmail çok yönlü bir ressamımız olup empresyonizmin etkisinde aynı zamanda Alman ekspresyonlarının özelliklerini taşımakla farklılığını ortaya koyar. Kompozisyon resimlerindeki başarısını yapmış olduğu “Harman” çalışmasında da görebiliriz. ( Bkz: Res. 184) Bu çalışmasında empresyonizmi hatırlatan bir parlaklık, desendeki sağlamlık ve farklı figürleri tabloya yerleştirmesindeki ustalık göze çarpar. Bunun yanında N. İsmail’in portre çalışmalarında ise özellikle kadın portrelerinde (bkz : Res. 186—187 ) biraz yapmacıklı bir tavır ve romantizm, görünümlerinde ise ( bkz. Res. 188) belirli bir üsluplaştırmaya yönelik bir duygunluk görülür. Bıraktığı y<pıtlarına baktığımız N. İsmail’in belki de sanat yaşamında aradığı yönü bulamadan öldüğü kanısına varabiliriz.

Ruhi Arel ( 1880—1931)

Bu ressamımızda bu dönemim sanatçılarından sayılsa da daha sonraları kendini bu sanatçıların uyguladığı teknikten uzaklaştırmış yurda dönüşünde yerel bir havaya kapılmıştır. Daha çok figür ressamı olan R. Akel resimlerinde Türk motifleri kullanmış uyguladığı teknikle tuval üzerinde doku görüntüsü sağlamıştır.( bkz.Res. 191)

Şevket Dağ (1878---1944)

Yine bu devrin ressamları arasında görünen fakat ne teknik, ne anlayış ile bu kuşağa yakın olmayan bir ressamımızdır. Yaptığı çalışmalarda konu olarak çoğunlukla camileri seçmiş o yüzden de “Camii Ressamı” olarak tanınmıştı.

Şevket Dağ, Batı’nın ne klasik, ne akademik ne de çağdaş resim akımıyla ilgilenmiş yapmış olduğu resimlerin yapmış olduğu resimlerinin hemen hemen hepsinin konuları, camii, türbe içleri ve renkli camlardan sızarak halılara, çinike vuran kendileri pırıldatan ışınlar olmuştur. ( Bkz. Res. 189 Camii İçi)

Sami Yetik (1878—1945)

Kuleli Askeri Lisesi’ni bitirerek binbaşılığa kadar yükselen bu ressamımız da Meşrutiyet’in ilk yıllarında Paris’e giderek Batı sanatıyla ilgilenmiş ve Hoca Ali Rıza’dan ders almıştır. Çalışmalarında seçmiş olduğu konular genellikle --belki asker olmasının etkisiyle—savaş, kahramanlık konuları idi. Yetik de bu dönem ressamları ile pek bir ilişki içinde olduğu söylense de o da 1914 dönemindeki empresyonist akımın dışında kalmış bir ressamımızdır. ( Bkz. Res. 190)

Mehmet Ali Laga da bu dönemin etkilerinden uzak ressamlarımızdandır.( Bkz. Res. 193 Çeşme)

Vecih Bereketoğlu ( 1895—1975 )

Halil Paşa’dan ders almış ve H. Onatla yakın ilişki kurmuş bir ressamımızdır. H. Onat resimlerini hatırlatan bir işçilik , renk bakımından başarılı görünüm ve natürmortlar meydana getirmişti. ( Bkz. Res 194)

Bu dönemde çalışmaları sergilenmiş olan ince işlenmiş görünümleri ile Ali Sami Bayar ( 1880—1967) İtalyan Akademisinin etkisi altında düzenlemeleri ile Ömer Adil ( 1868—1928) Şevket Dağ’a benzeyen camii içleri resimleri ile Viçen Aslanyan ( 1865—1935) , dalgalı denizlerde seyreden savaş gemileri resimleri ile deniz ressamı Tahsin ( 1875—1937) perspektif kurallarına titizlikle uygulayan İstanbul görünümleri ile Ahmet Ziya Akbulut ( 1869—1938 ) ve bunun yanında belgelerin eksikliğinden anımsayamadığımız bir çok ressamımızı sayabiliriz.


(*)Çağdaş Türk Sanatı,Sezer Tansuğ

Başlangıcından Bugüne Çağdaş Türk Resim Sanatı Tarihi,Nurullah Berk ,Adnan Turani